Geştalt yaklaşımı, hem bir yaşam felsefesi hem de bir terapi ekolüdür. Son derece hümanist bir yaklaşımdır. Terapi ekolü haline gelmesi 1940’lı yıllara dayanmaktadır. Kişinin yargılanmadan, suçlanmadan, utanmadan, korkmadan ve endişelenmeden kendisiyle ve çevresiyle bütünleşebilmesini amaçlamaktadır. Yani Geştalt yaklaşımında amaç kişinin bu dünyada ‘gerçekte olduğu gibi’ olmasını sağlamaktır.

Geştalt yaklaşımını daha iyi anlayabilmek için ilk önce Geştalt’ın tanımı ile başlamak uygun olacaktır. Geştalt sözcüğünün Türkçe’de tam bir anlamı bulunmamakla birlikte parçalara ayrılmaz bir bütünü temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu parçalar nesne, nesnenin içinde bulunduğu ortam (çevre) ve bu nesnenin çevre ile olan ilişkisidir. Örneğin bir bıçak düşünelim. Bu bıçak bir katilin elinde olduğu zaman farklı, evlilik pastasını kesmek üzere olan bir çiftin elinde olduğu zaman farklı ve yemek pişirmekte olan bir çiftin elinde olduğu zaman farklı bir anlam taşımaktadır. Yani bir bıçak bile bulunduğu çevreye göre farklı anlamlar taşımakta ve farklı geştaltlar oluşmasına yol açmaktadır.

Geştaltın bir bütün olduğunu söylemiştik. Ancak bu bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha büyük ve daha farklıdır. Bu şu anlama da gelmektedir. Bütün kendisini oluşturan parçaların birlikte ve iş birliği içinde çalışması ile oluşmaktadır. Yani bütün aslında kendisini oluşturan kısımların ya da özelliklerin tek tek ele alınması ile açıklanamamaktadır. Daha anlaşılır olması için bunu üç kör adamın bir file dokunması ile açıklayabiliriz. Bütün fildir. Ama kör adamlardan biri filin dişine dokunmuş ve fili sert ve düz olarak tanımlamışken, diğeri filin kuyruğuna dokunmuş ve uzun ve yuvarlak olduğunu söylemiştir. Üçüncü kör adam ise gövdesine dokunmuş, sonuç olarak tüylü, sarkık ve yamru-yumru olduğunu söylemiştir. Bunların hepsi de doğrudur ve hepsi de bütünün parçalarıdır. Ancak hiçbiri bir fili bütün olarak açıklayamamaktadır. Aslında tüm bu laf kalabalığının sonunda Geştaltın demek istediği şudur. İnsan bedensel, zihinsel ve duygusal yaşantıları ile bir bütündür. Herhangi birinde meydana gelen bir değişiklik diğerlerini de etkiler ve sonuçta tüm organizma etkilenir. Konu burada kapanmaz tabi, çünkü az önce değindiğimiz şekilde nesneler içinde bulundukları çevre ile beraber bir bütündür. Yani insan sadece kendi içinde bir bütün olarak ele alınmakla kalmaz, kişi ile çevrenin de bir bütün olduğuna inanılır. Bu noktada kişi ile çevrenin iletişimi de önem kazanır.

Az önceki bıçak örneği ile de ilişkilendirecek olursak bir şeyin genel olarak taşıdığı anlamdan ziyade o kişi için, o an ve mekanda taşıdığı spesifik anlamın önemli olduğunu söylemiştik. Yani kişinin de çevresi ile etkileşiminde nelerin farkında olacağı, neleri algılayıp anlamlandıracağı kişiye özel olacaktır. Geştalt yaklaşımı buradan hareketle her şeyin anlamının kişiye ve içinde bulunduğu ana özgü olduğunu kabul ederek asla yorumlara ve genellemelere izin vermez. Örneğin bazı terapi yaklaşımlarında kollarını kavuşturarak oturmanın kişinin iletişime ‘kapalı’ olduğunun bir göstergesi olduğuna inanılır. Oysa kişinin o anda öyle oturmasının üşüyor olması, kızgın olması, utanıyor olması, öyle oturmak istiyor olması, alışkanlık haline gelmiş olması, kendini yalnız hissediyor olması gibi pek çok nedeni olabilir. O kişinin o anda öyle oturmasının o kişi için taşıdığı anlamı ancak o kişi bilebilir ve bu nedenle de bu konuda terapistin yorum yapması yanlıştır.

Aslında buraya kadar anlattıklarımızla Geştalt yaklaşımının temelini oluşturan 3 temel bakış açısından Bütüncül ve Fenomenolojik bakış açılarına değinmiş olduk. Geştalt yaklaşımının temelini oluşturan son bir bakış açısı da Varoluşçu Bakış açısıdır. Varoluşçu bakış açısı kabaca yaşam-ölüm ikilemi, yaşamın anlamı, kaygı ve sorumluluk kavramları ile ilişkili olup oldukça uzun bir konudur. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel nokta insanın ihtiyacı olan tek şeyin, kendini olduğu gibi kabul ederek, karşılaştığı durumları ve yaşamını kendi içsel yaşantılarına da açık bir şekilde göğüsleyebiliyor olmasıdır.  Biz buna kişinin kendini gerçekleştirmesi diyoruz. Ancak toplumsal değerler ve yasaklar insanoğlunun doğuştan getirdiği kendine özgü bazı yönlerini (cinsellik, öfke, ağlama, vb.) bastırmasına veya bunlardan utanmasına yol açmaktadır. Bu da kişinin kendinden uzaklaşmasına ve toplumsal baskılarla yarattığı bir kendilik imajını gerçekleştirmeye yönelmesine neden olmaktadır. Bu ise kişinin aslında olmadığı bir şeyi olmaya çalışması anlamına gelmektedir. Baktığımız zaman tüm canlılar arasında sadece insanoğlu olmadığı bir şeyi oldurmaya çalışmaktadır. Bu da varoluşumuza aykırı olduğundan ruhsal sağlığımızı olumsuz yönde etkilemekte ve çeşitli ruhsal hastalıklara zemin hazırlamaktadır.

Prof. Dr. Ceylan Daş'ın Geştalt Terapi kitabından derlenmiştir.