Depresyon-BRT FM-

 

1-Depresyon nedir? Türleri nelerdir?

Depresyon, bedensel ve bilişsel alanların da negatif yönde etkilendiği, beyin kimyasındaki bozukluklardan kaynaklanan, bir ruhsal çökkünlük halidir. Depresyon denildiği zaman çoğunlukla kastedilen Unipolar Depresyon ya da diğer adı ile major depresyon dediğimiz türüdür. Bunun yanında Atipik Depresyon (İştah ve uykuda normal depresyondan farklı olarak artma, depresif belirtilerin daha çok yalnız olduğu zaman belirgin olması-arkadaş ortamında gayet iyi konuşkandırlar, depresyonda olduğu belli olmaz), psikotik belirtilerin eşlik ettiği depresyon, postpartum depresyon (doğumdan sonraki ilk 4 hafta içinde ortaya çıkan depresyonlardır. Ağlama, panik nöbetleri, çocuğa ilgi azalması ve çocuğa zarar vereceğine dair obsesyonlar ve intihar düşünceleri ön plandadır), mevsimsel özellik gösteren depresyon, bipolar depresyon, katatonik depresyon, bedensel hastalıklara ikincil depresyon, çifte depresyon (distimi + depresyon) ve melankolik (Sabahları erken uyanma, sabah kötüleşmesi, aşırı suçluluk düşünceleri) depresyon gibi farklı depresyon çeşitleri de bulunmaktadı.

 

2- Her depresyonun yoğunluğu ve şiddeti aynı mıdır? Nedenine ve kişinin ruhsal yapısına göre depresyonun şiddeti değişir mi?

Depresyonun şiddetini belirleyen temel faktör bireysel özelliklerdir. Her birey birbirinden farklı olduğuna göre depresyonun şiddeti ve hatta öne çıkan belirtileri de bireyden bireye farklılık gösterecektir. Depresyonun ortaya çıkmasında ve ne yoğunlukta yaşanacağının belirlenmesinde, kişinin genetik yükü (aile hikayesi-ailede depresyon ya da başka psikiyatrik hastalıklar olup olmadığı), kişilik özellikleri, stresle ve sorunlarla baş etme becerileri, yaşanılan travmatik olayların varlığı/sıklığı, depresif belirtilerin ortaya çıkış zamanı ve nedeni, eşlik eden başka ruhsal ya da fiziksel hastalığı olup olmadığı önemli rol oynamaktadır.

 

3- Kişi depresyonda olduğunu kendisi anlayabilir mi? Depresyonda olan kişi ne tür belirtiler verir?

Kişiler genellikle içinde bulundukları bu durumun farkına varmakta ancak bunu bir hastalık olarak kabul etmedikleri için nadiren yardım arayışına girmektedirler. Depresyondaki kişi kendini her zamankinden mutsuz, keyifsiz hisseder. Bu genellikle nedensiz bir mutsuzluk hissi şeklindedir. Genel anlamda bir isteksizlik hali vardır. Daha önceleri yapmaktan keyif aldığı şeyleri yapmak istemez, zaten yapsa da eskiden aldığı kadar keyif almaz, uykusunda ve iştahında değişiklikler olur. Uyku bozuklukları genelde uykuya dalma güçlüğü, sık uyanma, sabahları erken uyanma şeklinde olmaktadır ve gün boyunca süren yorgunluk, halsizlik hissi vardır.Dikkatini toplamakta güçlük çeker, unutkanlık sorunu yaşayabilir. Geleceğe yönelik karamsardır, suçluluk-değresizlik ve ölüm düşünceleri bu belirtilere eşlik edebilir. Tabi ki bu belirtiler zaman zaman herkeste görülebilir, depresyon tanısı koyabilmek için bu belirtilerin en az iki hafta süre ile devam ediyor olması ve iş-sosyal hayat-aile ortamları gibi çeşitli alanlarda işlevselliğinde bozulmalara yol açması gerekmektedir.

 

4- Yaş ve cinsiyet grupları arasında depresyonun daha çok görüldüğü gruplar var mı? Bu bağlamda erkeklerde mi,kadınlarda mı daha sık görülür? Neden?

Depresyonun ortalama görülme yaşı 35-40’lı yaşlar olmakla beraber son zamanlarda yapılan çalışmalarda özellikle gençlerde depresyonun görülme sıklığının belirgin derecede artmış olduğuna işaret edilmektedir. Bunun yanında depresyon, kadınlarda erkeklere oranla 2 kat daha sık görülmektedir. Ancak buradaki önemli nokta depresyon nedenli intiharların ise erkeklerde daha sıklıkla ölümle sonuçlandığıdır. Bu durumun neden böyle olduğuna dair elimizde kesin bir veri bulunmamaktadır. Ancak hormonal faktörler, erkeklere ve kadınlara yüklenen toplumsal roller, kadınların daha rahat yardım arayışına girmesi şeklinde tahminlerde bulunabiliriz.          

                                                   

5-Peki depresyona giren kişide ne tür davranış problemleri görülebilir ve çevresi ile ilişkilerinde ne gibi sorunlar yaşanabilir?

Genellikle hastaların geliş şekilleri çok tahammülsüz oldum, çok sinirli oldum, bu sinirimi eşime çocuğuma yansıtıyorum ve sorunlar yaşıyoruz şeklinde olmaktadır. Kişi her zamankinden daha duygusal, karamsar ve tahammülsüzdür. Daha tahammülsüz olması ve daha kolay duygusal tepkiler göstermesi şüphesiz çevresi ile olan ilişkilerinde de sorunlar (ör: aile sorunları, iş yerinde sorunlar) ortaya çıkaracaktır. Sürekli halsiz yorgun isteksiz hisseden bir kişinin ister istemez iş hayatında verimliliği de düşecektir. Bunun yanında kişi bu dönemlerde alkol ve madde kullanımına yönelebilmektedir. Bu dönemlerde yalnız kalmayı tercih edeceğinden arkadaş ilişkileri sosyal alanda ilişkileri zarar görecektir. Normalde üstesinden gelebileceği sorunlar sanki dünyanın en büyük sorunlarıymış gibi gözüne görünebileceğinden yanlış kararlar verebilecektir.

 

6-Depresyonda olan kişiye yaklaşım nasıl olmalıdır? Bu bağlamda çevresinde olan kişilere ne gibi görevler düşüyor? 

Bu durumun tıpkı fiziksel hastalıklarda olduğu gibi biyolojik temellerinin olduğu ve kişinin profesyonel bir yardım almaksızın bu durumdan kurtulmasının zor olacağı kabullenmelidir. İntihar riski açısından dikkatli olunmalıdır. Bu noktada belki sıklıkla karşılaştığımız yanlışlardan da biraz söz edebiliriz. Kişiye ‘Bu durumu düzeltmek senin elinde, ilaçlara bağımlı mı yaşayacaksın’ şeklinde geri bildirimlerde bulunmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü olayın psikolojik temellerinin olması sorunun çözümünün tamamen kişinin elinde olduğu anlamına gelmez. Aksine altta yatan biyolojik sorun çözülmedikçe de kişinin tek başına üstesinden gelmesi bir yana psikoterapi ile bile sağlanacak yarar oldukça kısıtlıdır. Diğer yandan yapılması gerekli bir diğer şey de herkesin zaman zaman ruhsal zorlanmalar yaşayabileceğinin kabul edilmesi ve nasıl ki karnımız ağrıdığı zaman kolumuz bacağımız ağrıdığı zaman ilgili yerlerden yardım almaktan çekinmiyoruz bu durumlarda da ilgili hekimden yardım almaktan çekinmemek gerekmektedir. Bu durumun herkesin başına gelebilecek bir durum olduğunun kabul edilmesi toplumsal damgalanmaları da azaltacağından kişinin daha kolay yardım arayışı içine girmesine de yardımcı olacaktır.

 

7-Depresyon hangi durumlarda klinik tedavi gerektiren bir rahatsızlık haline gelir?

Depresyon tanısı koyulduğu zaman tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Tedavisi ilaç tedavisi ve/veya psikoterapi şeklinde olabilir. Burada sorulması uygun soru ne zaman ilaç tedavisi gerekeceği şeklinde olabilir. Kişinin günlük hayatı bu durumdan belirgin şekilde etkileniyorsa, ilaçsız düzelme olmayacağı düşünülüyorsa (orta-ağır şiddette), nüks riski fazla ise, aile hikayesi ya da önceden geçirilmiş depresyon hikayesi varsa, doğurabileceği zararlı sonuçlar (iş kaybı, intihar riski) varsa kesinlikle ilaç tedavisi gerekmektedir.

 

8-Tedavi görmeyen kişiler daha sonra ne gibi sorunlar yaşayabilir?

Yaşamaları olası kişiler arası sorunlar, iş kaybı, boşanma vd az önce bahsettiğimiz sorunlar dışında başlarına gelebilecek en önemli sorun tedavi edilmeyen, ya da yetersiz tedavi edilen depresyonların tekrarlama ve kalıcı hal alma riskinin oldukça yüksek olduğudur. Bu da daha uzun süre belki de ömür boyu daha yüksek dozlarda ilaçlar kullanımı anlamına gelebilmektedir.

 

9-Son olarak dinleyicilerimize neler iletmek istersiniz?

Depresyonun bir hastalık olduğu ve tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğu, bu nedenle bahsettiğimiz belirtileri kendilerinde ya da yakınlarında fark etmeleri halinde yardım aramaktan çekinmemelerini söyleyebilirim.

Yaygın Antidepresan Kullanımına Dikkat

11.07.2013

Ülkemizde Antidepresan İlaçların Kullanımı Giderek Yaygınlaşıyor. ilaç Ve Eczacılık Dairesi Müdürlüğü'nden Alınan Bilgiye Göre; 2012 Yılında Devlet Hastaneleri İle Sağlık Ocaklarına 500 Bin Adet Xanax (Zanax) Dağıtıldı. 20 miligramlık Cipram'ın ise 350 bin adet dağıtımı yapıldı. 3. sırada en çok dağıtımı yapılan antidepresan ilaç  Diazem. Bunu ise Desirel ve Traxilen izliyor.

Bağımlılık yapmayan bazı antidepresanların reçetesiz satılması ayrıca psikiyatristler dışında diğer branş doktorların da bu ilaçları önermesi kullanımı artıran sebepler arasında.
Son yıllarda bu ilaçların kullanımının artmasında pek çok neden olsa da stres en büyük etken.
Stres arttıkça depresyon da kaçınılmaz oluyor. Her depresyon hali antidepresan tedavi gerektirmiyor ancak seyri ağırsa işte o noktada antidepresanlar devreye giriyor.

Psikiyatrist Dr. Ece Uslu, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı:
"Antidepresan ilaçlar en çok depresyon, kaygı bozukluğu panik bozukluğu takıntı hastalığı dediğimiz hastalıklarda antidepresan ilaçlar kullandırılıyor. Onun haricinde migrende de kalp krizi şeker hastalığı olan hastalarda da stres faktörü çok yüksekse bu stresi azaltmak ve bu hastalıkların seyrini olumlu yönde izlemek amacıyla çok düşük dozda antidepresan ilaçlar verilebiliyor"
Yeşil reçeteyle satılan Zanax, antidepresan ilaçlar arasında kullanımı en fazla olan ilaçların başını çekiyor.
Bağımlılık da yapan Zanax'ın iki haftanın üstünde kullanılması önerilmiyor. Bu ve bunun gibi ilaçlar ancak  psikiyatristlerin kontrolünde kullanılmalı.

Psikiyatrist Dr. Ece Uslu:

"(Xanax) çok kısa sürede bağımlılık yapabilen vücuttan çok kısa sürede atılan kaygı giderici bir ilaç ve iki haftanın üstünde kullanılmasını önermiyoruz. Yeşil reçeteyle satılıyor ve buraya geleli bir yıl oluyor geldiğimden beri her 10 hastadan 9'una da mutlaka bir Zanax başlanmış Xanax kullanıyor. Bunun önü arkası yok. Gittiği her yerde Zanax istiyorum deyip şeker gibi yazdırıp alabiliyor. Biz doktorların biraz daha bilinçli olması gerekiyor. Psikiyatrik ilaçların uzmanı tarafından yazılması gerekiyor diye düşünüyorum"

Eczacılar da antidepresan ilaçlara son yıllarda oldukça fazla talep olduğunu söylüyor.

 

http://www.haberkktc.com/haber/antidepresanlara-dikkat-70780.html

Kıbrıs Gazetesi: Siyasette Gerginlik

24.02.2013

Herkes patlamaya hazır bomba:

Psikiyatrist ve Psikoterapist Ece Uslu, halkın devletin başına getirdiği kişilerin, halka örnek oluşturması gerektiğini söyledi. Siyasilerin sert üsluplu konuşmalarının, tartışmalarının birçok kurum ve kişiye kötü örnek oluşturduğunu belirten Uslu, ortaya çıkan belirsizlik ve kaos ortamına işaret etti.
Ece Uslu, baştaki siyasilerin kendi aralarındaki sorunu çözemezken “devleti nasıl yöneteceği” sorusunun herkeste soru işareti yarattığını belirterek, “Bu kaos ortamı, halkı bilinmezliğe götürüyor. Kaygı yaratıyor, devlete güveni azaltıyor, öfke doğuruyor” dedi.
Bu durumda kişilerin huzursuzluklarını davranışlarla göstermeye başladığını belirten Uslu,  “Her an herkes patlamaya hazır bomba gibi olabilir” dedi.

Ece Uslu, siyasilerin konumlarının farkına varması gerektiğini söyledi. Siyasilerin, kendi yönettikleri devletin, yasama-yürütme-yargısının gerçekliğine inanmasının önemine değinen Uslu, kanunlara uymaları gerektiğinin altını çizdi.
“Kendilerinin uygulamadığı kanun ve kuralara, halkın uymasının beklenmesi mantıksızdır” diyen Ece Uslu, siyasilerin toplum ve dünyanın gözü önünde olduklarını örnek teşkil ettiklerini unutmamaları gerektiğini söyledi.

 

http://www.kibrisgazetesi.com/index.php/cat/2/news/154517/PageName/Ic_Haberler

 

Paranoya/Havadis Gazetesi 26.05.13

http://haberkibris.com/paranoyak-kisiliklere-dikkat-2013-05-26.html

 

Paranoya ne demektir? Hangi durumlarda görülür?

Paranoya kısaca aşırı şüphecilik anlamına gelmektedir. Tek başına bir kişilik özelliği olabilmekle birlikte şizofreni başta olmak üzere diğer pek çok ruhsal hastalıkta da tabloya paranoid belirtiler eşlik edebilmektedir.

 

Paranoid kişilerin özellikleri nelerdir?

Bu kişiler dünyaya karşı güvensiz, herşeye aşırı şüphe ile yaklaşan, başkalarının söz bakış ve eylemlerinden kolayca alınıp olumsuz anlamlar çıkarmaya meyilli kişilerdir. Sürekli olarak kendilerini haklı görürler. Dışardan soğuk, mesafeli, sabit fikirli, inatçı, aşırı gururlu, geçimsiz, kinci ve kendini beğenmiş kişiler olarak algılansalar da bu davranışlarının altında yatan şey  kendilerini koruma iç güdüsüdür. Dünyayı güvensiz bir ortam olarak algıladıklarından her zaman temkinlidirler, diğer insanlara güvenemediklerinden yakın ilişki kurmakta güçlük çekerler. Paranoid kişiler kendilerine yönelik eleştiriyi asla kabul etmezken, sık sık başkalarını eleştirir ve başkalarının yaptıklarında kusur bulurlar. Başarısızlığa tahammülleri yoktur. Kendi başarısızlık duygularını ve kusurlarını başkalarını eleştirerek ve haksız bularak gidermeye  çalışırlar. Yaptıklarının sorumluluğunu almaktan kaçınırlar.

 

Kimler bu açıdan daha büyük risk altındadır?

Paranoid kişilik özellikleri erkeklerde daha sık olarak izlenmekte ve paranoid kişilik bozukluğu gelişecekse erken yetişkinlik döneminden itibaren hastalık kendini göstermeye başlamaktadır. Diğer hastalıklara eşlik eden paranoid semptomların ise yaşla birlikte görülme sıklığı artmakla birlikte hangi cinsiyette daha sık olarak izlendiğine dair kesin bir veri bulunmamaktadır. Öte yandan nedeni her ne olursa olsun paranoid belirtilerin ortaya çıkmasında aile hikayesinin ve genetik yatkınlığın önemli bir rolü olduğu da kabul edilmektedir.

 

Paranoid kişilik bozukluğunun toplumda görülme sıklığı ne kadardır?

Paranoid kişilik bozukluğunun toplumda görülme sıklığının %2 civarında olduğu tahmin edilmekle birlikte bu kişilerin aşırı şüpheci ve güvensiz tutumları nedeni ile sıklıkla doktora başvurmamaları bu anlamda kesin bir rakam verilememesine yol açmaktadır. 

 

Bu kişilerin kendilerine veya çevrelerine zarar verme riskleri var  mıdır?

Özellikle paranoid belirtilerin eşlik ettiği ağır şizofreni olgularında bu kişiler kendilerini korumak amacı ile zaman zaman saldırgan bir tutum içine girebilseler de bu durum oldukça nadirdir.  

 

Paranoid belirtilerin tedavisi gerekli midir?

Eğer bu belirtiler sanrı düzeyini almış yani kişi gerçeklikten kopmuşsa ve bu belirtiler nedeni ile günlük yaşamında (aile, iş, sosyal yaşam) aksamalar oluyorsa mutlaka tedavi edilmelidir. Ne yazık ki söz konusu paranoya ve özellikle de paranoid kişilik bozukluğu olduğu zaman bu kişiler yaşadıkları güven sorunları nedeni ile nadiren kendi istekleri ile psikiyatriste başvurmaktadırlar. Çoğu kez ya aile üyeleri yada başka etkenlerin zoru ile doktora getirilmektedirler.

 

Paranoid belirtiler nasıl tedavi edilmektedir?

Paranoid belirtilerin tedavisi herşeyden önce ilaç tedavisidir. Paranoid kişilik bozukluğunun tedavisinde düşük dozda verilen bazı ilaçların terapi ile birlikte kullanılması ile başarılı sonuçlar elde edildiği gösterilmişse de konu ile ilgili yeterli bilgi ve deneyimi olmayan kişiler tarafından yapılacak terapiler paranoid belirtilerin alevlenmesine yol açabileceğinden dikkatli olunulmalıdır. Ayrıca paranoid kişiler ilaçlara da kuşku ile yaklaşacakları için ilacın yan etkilerine karşı aşırı duyarlı olacaklardır. Uygulanacak tedavi yöntemi her ne olursa olsun hastanın işbirliği göstermesi ile çok daha başarılı olacaktır. Öte yandan kişilik bozukluklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve hastaların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olmaları da tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kişinin kökleşmiş davranış şekline, yaklaşımlarına, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kapasitelerine değinilmesi gerekmektedir. Genelde kişilik problemleri psikoterapi ile çözümlenebilmesine rağmen, yerleşmiş olan bu duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını değiştirmek için yoğun ve sürekli tekrarlanan uzun bir tedavi ve öğrenme süreci gerekmektedir.

 

 

      Uzm. Dr. Ece USLU

Psikiyatrist ve Psikoterapist

Ülkemizde Suç Oranları/ Kıbrıs Postası (17.07.2014)

1-   Ülkemizde işlenen suçlarda gerek, şiddet, gerek hırsızlık gerekse uyuşturucu madde kullanımı veya taşımada bir artış söz konusu bunu nasıl değerlendirirsiniz? Bu artışların sebebi nelerdir? İnsanlar gün geçtikçe neden suça daha fazla meyilli hale geliyorlar?

Günümüzde suç oranlarının niçin arttığı sorusu yanıtı en çok merak edilen konulardan birini teşkil etmektedir. Burada birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Ülkemiz gelişmekte olan bir ülkedir. Modernleşme süreci ile birlikte toplumların ekonomik, teknolojik, siyasal, sosyokültürel ve demografik alanlarında önemli değişmeler meydana gelmektedir. Kentleşme düzeyinin artması, aile kurumunun zayıflaması, alkol ve uyuşturucu alışkanlığının gelişmesi, kültürel farklılığın ve çatışmanın artması, geleneksel değer ve bağlılıklarının zayıflaması modernleşme süreci ile ilişkili olarak ortaya çıkan suç oranları ve suç kalıpları üzerinde etkili olan gelişmelerdir. Toplumların geleneksel toplumdan modern topluma geçiş sürecinde meydana gelen hızlı ve köklü sosyal değişmelerin, sosyal değerlerin zayıflamasına ve sosyal bütünleşmenin azalmasına (Kişisel çıkar arayışları ve bireylerin benmerkezci, egoist bir motivasyonla hareket etmeye başlamaları) yol açarak suçluluk koşullarını yarattığını ileri sürmektedir. Değişim süreci ile birlikte zayıflayan toplumsal değer ve kurumların yerini henüz tam olarak yeni kurumların ve değerlerin alamaması, toplumsal yapıyı belirsizleştirmekte ve bireylerin  destek mekanizmalarından yoksun kalmasına yol açmaktadır. Geleneksel yapının baskın olduğu ülkemiz gibi toplumların modernleşme süreçlerinde suç oranlarındaki artışların nedenlerinden biri de dışarıdan alınan göçlerle paralel olarak nüfusun heterojenleşmesi, bunun sonucunda değerler alanındaki değişim ve toplumsal değerler alanındaki denetim unsurlarının zayıflamasıdır. Yine buna paralel olarak gelişen gelir eşitsizliği, yoksulluk, düşük gelir, alt sosyal sınıf da suç oranının artmasında büyük bir rol oynamaktadır. Kaldı ki ülkemizin ne denli fazla göç aldığı ve bu konuda maalesef yeterli denetimlerin yapılmadığı göz önünde bulundurulduğunda bu konunun ne denli büyük bir rol oynadığı kolayca anlaşılabilmektedir. Yine özellikle küçük yaşlardan başlayan ve aile desteğini de içeren eğitim eksikliğinin de büyük rolü olduğunu düşünmekteyim.

2-   Eğer bu konuda elinizde veri varsa ülkemizde en çok işlenen suç hangisidir? Neden?

Elimizde net bir veri olmamakla birlikte son dönemlerde uyuşturucu kullanımında önlenemez bir artış olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebebi de yazık ki eğitim eksikliğidir. Gerek aileler gerekse çocukların uygun şekilde eğitilmemeleri bu duruma zemin hazırlamaktadır. Yine ailelerin zamanında gerekli önlemleri almamaları, sınır koyamamaları, erken saptanıp tedavi edilirse ileride büyük sorunların önlenebileceği Dikkat Eksikliği, Davranış Bozukluğu gibi hastalıkların tedavi edilmemesi de bu bağımlılıkların gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Tabi ki bu noktada da yine toplumsal değer yargılarının kaybedilmesi, kişilerin giderek yalnızlaşması ve nüfusun heterojenleşmesi, yeterli denetimin sağlanamaması da büyük rol oynamaktadır diye düşünmekteyim.

 

3-   Ülkemiz de dünyaya göre suç oranı nasıl? Kıyas yaparsak ne durumdayız?

Tabi ki ülkemiz birçok dünya ülkesine göre daha korunaklı ve suç oranı düşük bir yer ancak son zamanlarda artış gösteren suç oranları için zaman kaybetmeden gerekli müdahaleler yapılmalıdır. Yoksa birçok alanda sıkıntılar önü kesilemeyecek şekilde artabilecektir. Kırık Cam Teorisi de buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. "Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz. 

4-   Bu suçların önüne geçebilmek için toplum olarak neler yapabiliriz?

Bu suçların önüne geçilmesinin aslında hepimizin görevi olduğunu unutmamalıyız. Bunun içinde planlı bir hareket, çeşitli eğitim grupları oluşturulması, herkesin eğitilmesi büyük önem taşıyor diye düşünmekteyim.

 

5-   Yine ülkemizde suç işleyenlere verilen cezalar caydırıcı mı? Değilse nasıl olmalı?

Açıkcası hukuksal konularda bir uzmandan bilgi almanın daha uygun olacağını düşünmekle beraber genel olarak şunu söylemekte fayda görmekteyim. Dünyada şu an en geçerli olan ceza hukukuna göre yeni düzenlemeler yapılabilir ve tabi ki cezalar daha caydırıcı olabilir. Ama cezaları düzenleyip daha caydırıcı hale getirmenin yanında suç işlemiş olan kişilerin geliştirilmesi, topluma yararlı hale getirilip kazandırılabilecek olanların sağlıklı ve doğru bireyler olarak tekrar topluma kazandırılması da büyük önem taşıyacaktır.

 

                                                                                                     Uzm. Dr. Ece USLU

 

Cinsel Suçlar / Kıbrıs Postası (04.09.2014)

Psikiyatrist ve Psikoterapist Ece Uslu, pornografik sitelerin cinselliğe olan bakış açısının “gerçeklikten kopmasına” neden olduğunu, sosyal ağlar üzerinden tanışarak eşlerini aldatan kişilerin arttığını ve şiddet ve tecavüze uğrayanların sayısının da yadsınamayacak kadar çok olduğunu söyledi.

Arttı mı? Sır olmaktan çıktı mı?

Psikiyatrist ve Psikoterapist Ece Uslu, artan cinsel saldırılarla ilgili şunları söyledi; “Toplumdaki cinsel taciz ve tecavüzleri son zamanlarda çok daha sıklıkla duymamıza rağmen bu durum gerçekten artmış olmaları ile mi ilgili, yoksa toplumun bilinçlenmesi ve bazı şeylerin artık sır olarak kalmaması ile mi ilgili olduğu konusu halen tartışmalıdır. Bu gibi durumların ortaya çıkmasının altında birçok neden olabilir” şekilde konuştu.

“İhtiyaçların sağlıklı giderilmemesi sapkınlığa yol açıyor”

Toplumsal baskılar ve cinselliğin tabu olarak görülmesi sonucu cinsel ihtiyaçların sağlıklı bir şekilde giderilememesi bu dürtülerin kontrolsüz bir şekilde açığa çıkmasına ve cinsel sapkınlıklara neden olabileceğini vurgulayan Uslu, “Ayrıca toplumsal, cinsel baskılar beraberinde pek çok önyargılar da getirmektedir. Örneğin; mini etek giyen bir kadının tecavüze veya tacize aranıyor düşüncesine sahip bireyler yaptıkları eylemin sorumluluğunu aslında hiçbir art niyeti olmayan mağdura aktarıp kendi vicdani sorumluluklarından da kolayca sıyrılabilmektedirler. Tabi ki ruhsal anlamda sağlıklı ve yargılaması sağlam bir kişinin kolay kolay böyle bir eylem içerisine girmesini beklememekteyiz. Bu gibi eylemlerin altında dürtü kontrol bozuklukları, pedofili, kişilik bozuklukları gibi ruhsal patolojiler yatmaktadır. Ancak hiçbirisi ceza indirimi açısından bir artı sağlamamakta yani içlerinde bir özür barındırmamaktadır” diye konuştu.

“Kurbanlar hakkını arayamayan kişiler”

Ece Uslu, Tecavüz edenler kurbanlarını genellikle hakkını arayamayacak kişiler arasından seçtiklerine dikkat çekerek, “Bunlar da genelde rahatça korkutabilecekleri çocuklar ve zekâ geriliği olan kişilerdir. Tabi ki bunu yaparkentecavüz mağdurlarının hakkını arayamayacağı ve tecavüz suçlarına verilen cezaların yeterince caydırıcı olmaması da yaptıklarının yanlarına kar kalacağını düşünmelerine neden olmaktadır.

Toplumda kadına verilen değerin yetersiz olması, aileden gelen cinsel eğitim olmaması ve bu konuda devlet kanalıyla yapılan koruyucu-önleyici bir eğitimin olmaması da şüphesiz cinsel sapkınlıkların artmasında önemli bir rol oynamaktadır” dedi.

“Kandırılıp şiddete ve tecavüze uğrayanların sayısı az değildir”

Uslu, sözlerine şu şekilde devam etti, “Kendi cinsel performansları hakkında kendilerine güvenleri olmayan kişilerin de yine doğal olmayan sapkın cinsel eylemlere yönelebildiklerini bilmekteyiz.Sağlıklı bir insanda doğal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan cinselliğin, tatmin edici bir şekilde yaşanmaması sonucu bu alanda takılıp kalma ve birçok konuya cinsellikle alakalı olarak bakma ayrıca beraberinde aldatmaları ve kıskançlığı doğurmaktadır. Haz odaklı yaşam ve uyuşturucu kullanımı da tecavüz suçlarının ve aldatmaların altında yatan önemli nedenlerdir.Tabi ki teknolojideki gelişmeleri de unutmamak gerekmektedir. Teknolojideki gelişmeler hem pornografik sitelere ulaşımı hem de sosyal ağlar sayesinde pek çok farklı kişiye erişimi kolaylaştırmaktadır. Pornografik siteler cinselliğe olan bakış açısının gerçeklikten kopmasına neden olabilmektedir. Öte yandan sosyal ağlar üzerinden tanışıp eşlerini aldatan pek çok kişi olmakla birlikte kandırılıp şiddete ve tecavüze uğrayanların sayısı da az değildir.”

“Cinsel sapkınlıklarda göçün etkisi var”

Günümüz toplumunun giderek tüketici bir toplum haline geldiğine dikkat çeken Uslu, “Haliyle ilişkiler de bu durumdan nasiplerini almaktadır. Kişiler partnerleri ile aralarında yaşanan sorunları konuşup çözüme kavuşturmaya çalışmak yerine daha kolay ulaşabilecekleri yolu tercih etmekte ve bu da aldatmalar ile sonuçlanabilmektedir. Sağlıklı olarak sorunların konuşulduğu, ihtiyaçların dile getirildiği ve karşılandığı bir ilişkide aldatmaların görülmesini çok beklememekteyiz. Aldatma varsa o ilişkide bir boşluk söz konusudur ve aldatan kişi de o boşluğu gidermeye, yani o ilişkide karşılanmayan ihtiyacını gidermeye çalışmaktadır. Her yerde olduğu gibi tabi ki aldatmalarda ve cinsel sapkınlıklarda göçün de etkisini görebilmekteyiz. Göç etmekle beraber baskı unsuru yaratan toplumdan uzaklaşma rahatlama yaratabilmekte ve bu da ahlaki çöküşün yaşanmasına neden olabilmektedir” dedi.

 

 

 

http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/85/news/141158/PageName/toplum

Tükenmişlik Sendromu (Ada Basını/Gazette Adana/ Kıbrıs Volkan/ Kıbrıs Güneş 28.10.2014)

İntihar-Yeni Düzen (09.11.14)

“Bir şeker hastası ‘ben düşünce gücüyle şekerimi düzenleyeceğim’ diyemeyeceği gibi, ruhumuzla ilgili bir sorun yaşadığımızda da psikiyatriste gitmekten çekinmemeliyiz. Ancak toplumsal baskı, damgalanmak gibi bir durum var, bu da insanların yardım arayışına girmesini engelliyor”

 

Psikiyatrist Dr. Ece Uslu, intiharlarda depresyonun etkisine dikkat çekerek, depresyonun tedavi edilebilen bir şey olduğunu söyledi 

Psikiyatrist Dr. Ece Uslu, intiharlarda depresyonun etkisine dikkat çekerek, “İntihar önlenebilen, intiharın en temel nedeni olan depresyon da tedavi edilebilen bir şey” dedi.

Psikiyatriste gitmekten çekinmemek gerektiğine vurgu yapan Dr. Uslu, toplumsal baskı, damgalanmak gibi endişelerin bireylerin yardım arayışına girmesini engellediğinin altını çizdi.

Basının da intihar haberlerini yaparken ayrıntılara girmemesi gerektiğini söyleyen Dr. Uslu,   sosyal medyada bu tür konuların paylaşılmasının da çok yanlış olduğunu belirtti. Dr. Ece Uslu “Sosyal medyaya ancak toplumun bilinçlenmesiyle engel olabiliriz diye düşünüyorum” dedi.

YENİDÜZEN’e konuşan Dr. Uslu, Kıbrıs sorunu, ekonomik sorunlar, ülkedeki genel belirsizliğin de depresyona zemin hazırlayan etkenler olabildiğini de söyledi.

• Soru: İntiharın sebepleri nelerdir, o noktaya nasıl gelinir?
• Dr. Uslu:
 İntiharların nedenlerine baktığımız zaman altında en çok yatan şey farkedilmemiş, uzun süredir olan, yerleşmiş depresyonlardır. Depresyondayken kişi her zamankinden daha karamsar oluyor, normalde üstesinden gelebileceği şeylerin üstesinden gelemeyecekmiş gibi düşünüyor, ümitsiz oluyor, tamamen siyah gözlüklerle dünyaya bakıyor. Bunun yanında güçsüz, halsiz oluyor, birşeyleri başarmak, değiştirmek için gücü olmuyor. Tamamen bir çökkünlük hali ve herşey bitmiş gibi hissediyor. Depresyonun intiharları daha tehlikeli oluyor çünkü artık hayatta amacı olmadığını düşünen insan genellikle kesin bir karar verip, kesin yöntemler tercih ediyor.

Onun dışında kişisel bozukluklarında daha dürtüsel intiharlar oluyor. O anda hayatında yolunda gitmeyen birşey oluyor, kişilik bozukluklarında nasıl çözeceğini bilemediği, baş etme mekanizmaları çok etkin olmadığı için çözüm yolunu bu dünyadan yok olmak, gitmek olarak görüyor. Bazı intiharlar da daha çok dikkat çekmeye yönelik olur.

Onun dışında başka bir takım prikiyatrik hastalıklarda intiharlar olabiliyor. Örneğin manik depresif hastalığın depresyon dönemi normal depresyonlardan daha riskli oluyor çünkü o kişiler daha dürtüsel hareket edip, ilk aklına geleni yapma eğiliminde oluyorlar. Ya da şizofreni atağından sonra kişi gerçeklerle yüzleşmeye başladığı zaman, hastalığın doğasıyla ilgili tam olarak bilgilendirilmediyse, o yaşadığı karamsarlıkla iyice çıkmaza girdiğini düşünüp bu tarz girişimlerde bulunabilir.

“Tetikleyen, amaçsızlık hissi”

• Soru: İntiharı tetikleyen nedir?
• Dr. Uslu:
 Amaçsızlık hissi.

• Soru: İntiharlar sonrasında yorumlar yapılır, “maddi sorunları vardır”, “eşiyle sorunları vardı” gibi...
• Dr. Uslu: 
Hepimiz zaman zaman işle, evlilikle ilgili sorunlar yaşayabiliriz, aile ilişkilerinde sorunlar yaşayabiliriz. O an üzülebiliriz ama herşeyin çözümü olduğunu düşünüp, düştüğümüz yerden ayağa kalkarız, bir çözüm bulmaya çalışırız. Eğer birey ruhsal anlamda sağlıklı değilse, o zaman çözüm bulamayacağı için çözümsüzlük onu “acıyı sonlandırmaya” itecektir. Özellikle ergenlerde kız-erkek ilişkilerinde, ebeveynlerle olan sorunlarda hergün gazetelerde intihar haberlerinin çıkması, sosyal medyada intiharla ilgili birşeylerin paylaşılması sonucunda intihara özenebiliyorlar. 

“Mevsim geçişleri psikiyatrik rahatsızlıkların alevlendiği dönemler”

• Soru: Son dönemde ardarda intiharlar oldu. Zaman zaman intihar dalgası olup, duruyor. İntihar mevsimsel midir?
• Dr. Uslu:
 Kış mevsimine girerken hem mevsimsel depresyon, hem normal depresyon, hem de
bipoların depresyonu bu mevsimde artıyor. Mevsim geçişleri psikiyatrik rahatsızlıkların hortladığı, alevlendiği dönemler. Bu mevsimde intihar sıklığında artış olabilir. Son birkaç gündür gazetelerde benim de dikkatimi çekiyor, haberlerin bu kadar üstüste olması da özendirici olmuş olabilir.

“Toplum bilinçlenmeli”

• Soru: Basın eskiye göre intihar haberleri konusunda daha dikkatli ancak sosyal medyada intiharlarla ilgili paylaşımlar da oluyor...
• Dr. Uslu: 
Haber yaparken mümkün olduğu kadar ayrıntılara girilmemesi, yöntem verilmemesi gerekir. Bunlar özendirici olabiliyor. Depresyondaki bir kişi için tamamlanmış bir intiharı görmek de özendirici olabiliyor. Ağır depresyonu olan kişilerle görüşmelerde intihardan bahsederken yüzünde bir gülümseme olduğunu görebiliyoruz çünkü bunu “kurtuluş” gibi algılayabiliyorlar. Basında intihar haberlerinin sık yer alması tetikleyici olabiliyor, özellikle ergenlerde ve depresyondaki kişilerde özendirici olabiliyor. Bu kişilerin “kahraman” gibi gösterilmesi de özendirici olabiliyor.
Sosyal medyada bu tür konuların paylaşılması da çok yanlış. Sosyal medyaya ancak toplumun bilinçlenmesiyle engel olabiliriz diye düşünüyorum. Aslında intihar bireysel birşey yani o kişiyi ve ailesini ilgilendiren bir konu. Polis veya basın bunu niye paylaşsın? Kişi gizliliğine de aykırı birşey...

“(Kıbrıs’ın durumu) depresyona zemin hazırlayabiliyor”

• Soru: Kıbrıs’ın içinde bulunduğu durum, Kıbrıs sorunu, ekonomik sorunlar, ülkedeki genel belirsizlik toplumu karamsarlığa itiyor. Bunlar da intiharlarda etkili mi? Toplumun yapısı da değişiyor...
• Dr. Uslu:
 Tabi ki. Sonuçta bunlar depresyona zemin hazırlayan şeyler olabilir. Kapalı bir toplumuz, hemen hiçbirşeye hakkımız yok, hiçbir devlet bizi tanımıyor. Zaten doğduğumuz andan itibaren kimsenin tanımadığı bir memlekete doğmuş oluyoruz. Daha kötü şartlarda başka yerler de var ama bunlar bizim değersizlik hislerimizi besleyen birşey oluyor. Yabancılaşma da var, eski komşuluk ilişkileri, birbirinden haberdar olma gibi durumu yok. Kontrolsüz nüfus artışı da yabancılaşmayı doğuruyor. Hem yabancılaştırıyor, hem de yalnızlaştırıyor. Dolayısıyla bütün bunlar da insanı depresyona itiyor. Suç oranında artma da insanların kendilerini korumak için kabuklarına çekilmelerine neden olabiliyor. Bunların hepsi aslında küçük küçük bardağı taşıran damlalar olabiliyor.

• Soru: Bazı psikiyatrik rahatsızlıkların sonucunda insanların intihara sürüklenebildiğinden bahsettiniz. Onlar durumun farkındaysa ve bir psikiyatristi varsa intiharlarını engellemek daha kolay olabiliyor herhalde. Ama farkedilmemiş depresyondan da bahsettiniz, bunun belirtileri nelerdir? Çevremizdekilerin depresyonda olduğunu, yardıma ihtiyacı olduğunu nasıl anlayabiliriz, onları uzmana nasıl yönlendirebiliriz?
• Dr. Uslu: 
Kişi isteksizse, içine kapandıysa, eskiden keyif alarak yaptığı şeyleri ya yapmak istemiyor ya da yapsa bile eskiden aldığı kadar keyif almıyorsa, sabahları mutsuz uyanıyorsa, hayatı boş, anlamsız buluyorsa, dalgınsa, “başımı alıp gitmek istiyorum”, “ölsem de kurtulsam” gibi söylemlerde bulunuyorsa uzmana yönlendirmek en doğrusu olur. Bir noktadan sonra kişinin durumu yüz ifadesine de yansır, daha yaşlı gözükür, çöker. Kendinizde veya çevrenizdekilerde bunları gördüğünüz zaman bir uzmandan yardım istemeniz uygun olur.

“%99 pişman olacağınız bir karar”

• Soru: Aşırı neşeli görünen kişilerin aslında depresyonlarını veya mutsuzluklarını saklamak için öyle davrandığı da söylenir...
• Dr. Uslu:
 O noktada yakınlarının yapabileceği birşey olmuyor, kişinin kendisinin fark etmesi gerekiyor. Bu kişiler dışarıda rol yapar, eve gittiği, yalnız kaldığı zaman sıkıntılarını yaşar. Hem kendimizi hem de sevdiklerimizi çok iyi gözlemlememiz gerekiyor. Kendimizi gözlemleyince bir tehlike var, depresyonda olan kişi dünyaya karamsar bir bakış açısıyla baktığı için “doktora gitsem de bu geçmeyecek zaten” düşüncesine kapılabiliyorlar. Bu arada intihar girişimlerinin çoğu sakatlıkla sonuçlanıyor, kişi eğer intihar girişimi sonrasında hayatta kaldıysa genellikle pişmanlık yaşıyor. Dolayısıyla o karamsalıkla verilen karar hem çok kötü sonuçlara neden olabilir, hem de %99 pişman olacağınız bir karar oluyor. Ayrıca intihar girişimi de yasal olarak suç. Depresyon kötü sonuçlanabilen bir durum ama aynı zamanda çok yüksek oranlarda tedavi edilebilen bir rahatsızlık.

“Psikiyatriste gitmekten çekinmeyin”

• Soru: Eskiye oranla psikiyatriste gitmekten daha az çekiniyor insanlar ama hala bu konuda toplum olarak çok rahat olduğumuz söylenemez...
• Dr. Uslu: 
Sorun ruhsal olunca “bu benim elimde, istersem çözerim” diye düşünebiliyor insanlar. Ama aslında öyle birşey yok. Bu da tamamen beyindeki hormonların dengesinin bozulmasıyla ilgili bir durum. Bir şeker hastası “ben düşünce gücüyle şekerimi düzenleyeceğim” diyemeyeceği gibi, ruhumuzla ilgili bir sorun yaşadığımızda da psikiyatriste gitmekten çekinmemeliyiz. Ancak toplumsal baskı, damgalanmak gibi bir durum var, bu da insanların yardım arayışına girmesini engelliyor. Psikiyatriste gitmek yerine psikologa gitmeyi tercih edenler oluyor. Yeni mezun, henüz hasta görmemiş psikologların terapi yapması da yanlış. Bazıları tanı koyup, ilaç bile önerebiliyor. Maalesef bu konuda bir yasal düzenleme de yok. Psikologun aklına tiroid bozukluğu nedeniyle depresyonda olduğunuzu gelmeyebilir, zaten ne kan istemeye yetkisi var ne de aklına gelmek durumunda. Dolayısıyla psikiyatriste gidip, tedaviye başlamak önemli. Bir kaç haftalık ilaç tedavisi sonunda tüm şikayetleri geçebilecek bir kişi, hayatta olabilecek bir kişi, ölebiliyor.

• Soru: İntihar önlenebilen bir şey mi?
• Dr. Uslu: 
Kesinlikle, intihar önlenebilen, intiharın en temel nedeni olan depresyon da tedavi edilebilen bir şey.

• Soru: Son olarak ne mesaj vermek istersiniz?
• Dr. Uslu: 
İlk aşamada psikiyatriste başvurmak zor gelebilir ama mutlaka bu tarz düşünceleri olan bir kişi ailesinden birinden yardım istesin ya da en kötü ihtimalle kendini kontol edemeyeceğini düşündüğü zaman bir hastanenin acil servisine başvursun.